Dünyada yaşanan krizlerin yanı sıra, iktisadi ve teknolojik gelişmeler sonrası yeni bir küresel pozisyon sağlamaya çalışan AB, ‘Açık Stratejik Özerklik’ anlayışı ortaya koymaya çalışıyor.
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde başlayan küreselleşme adımları ve buna bağlı olarak büyüyen teknoloji ve ticaret ağı, dünya ekonomilerini üst sıralara taşırken, dünyada yaşanan toplumsal, ekonomik ve siyasal gelişmeler, sisteme dahil olan toplumların en küçük yapılarını da etkisi altına aldı. Özellikle 2001 yılında gerçekleşen 11 Eylül saldırılarıyla küresel bir şok dalgası içine giren dünya, ardından gelişen bir dizi terör saldırıları ve ekonomik krizlerle de mücadele etme arayışına girdi.
Krizlerin getirdiği belirsizliklere rağmen, iletişim teknolojilerinde yaşanan olumlu gelişmeler, toplumları birbirine yakınlaştırırken, Kanadalı filozof ve iletişim kuramcısı Marshall McLuhan’ın ifade ettiği ‘küresel köy’ anlayışı, ulaşım ve iletişim alanında hızlı dönüşümlerle hayat buldu. Bu dönüşümün temel aktörleri, esasında devlet değil, devletleri de peşinden sürükleyen uluslararası ve uluslar üstü şirketler ve yatırımcılar oldu.

(Görsel, journo.com.tr sayfasından alınmıştır.)
Özellikle, Batı dünyasının sahip olduğu yatırımcı gücü, Güneydoğu Asya olmak üzere, Ortadoğu, Güney ve Orta Amerika’da işgücü ve hammadde açısından ucuz olan ülkelerde yatırımlarını hızlandırırken, ’emek-yoğun’ ürünler ve hizmetler, Batı dünyasının refahı için küresel ekonomide önemli bir paya sahip oldu. Ancak Batı dünyasının yıllar içerisinde yatırım ve üretim araçlarını bu bölgelere aktarması, kendi ülkelerindeki işsizliğin, yoksulluğun ve sosyal eşitsizliğin artmasına neden oldu. Bunun yanı sıra, son 20 yılın getirdiği teknolojik ve sermaye altyapısı, başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerde iktisadi ve teknolojik gelişmelerin önünü açtı. Bu durum, artık sadece Batı’nın sermayesi ile üreten ve emek-yoğun üretimi esas alan ekonomik aktörler değil, kendi sermaye sınıfının da küresel ekonomide söz sahibi olmaya başladığı bir üretim ekosistemini doğurdu.

Küresel üretim ekosistemi, teknolojik gelişmelere bağlı olarak şirketleri ‘veri ekonomisi’ ve ‘geleneksel’ olmak üzere ikiye ayırdı. Veri ekonomisine dayalı şirketler, mal üretiminde çok, başta hizmet üretimi olmak üzere, iletişim ve bilişim teknolojilerinde dünyada önemli bir pozisyon yakaladılar. Amazon, Netflix, Alphabet, Alibaba, Apple, SAP, Microsoft ve Facebook veri ekonomisinin öncül şirketleri arasında yer alıyor. Diğer yandan ise Wallmart, Thyssenkrupp, Shell, Toyota, BMW, BASF, Allianz ve Boeing gibi şirketler de geleneksel ekonominin başat aktörleri olarak varlıklarını sürdürüyor.
Veri ekonomisinin başat aktörleri arasında sadece Alman SAP’ın varlığı, yeni ekonomik anlayış içinde Avrupalı şirketlerin rekabet sürecinde öncül olmaları konusunda Çin ve ABD’li şirketlerin arkasında kaldığını gösteriyor. Veri ekonomisine bağlı faaliyetler sürdüren şirketlerin operasyonlarını ve üretimini ağırlıklı olarak kendi ülkelerinde sürdürmesi, işgücüne yönelik ihtiyaçlarını kendi ülkelerinden sağlamaları ve vergi gelirlerinin büyük çoğunluğunu kendi ülkelerine sağlamalarını da beraberinde getirdi. Ancak başta otomotiv sektörü olmak üzere enerji ve kimya faaliyetleri konusunda pazar ve hammadde ilişkisini gözeterek farklı kıtalara yayılan geleneksel ekonominin Avrupalı şirketleri, operasyonlarını üçüncü ülkelerde sürdürmeye devam ediyorlar.

Üretim sürecinde coğrafya ve nüfusa bağlı olma hali, Avrupa’nın küresel rekabet sürecinde var olan dezavantajları ve Birlik içindeki negatif dinamiklerle de birleştiğinde, yeni bir küresel ekonomik yönetişim sürecini planlamasını zorunlu kılıyor. Özellikle küresel ısınma, ticaret savaşları, pandemi ve siyasal gerilimler ekseninde yaşanan kriz durumlarından korunmak için küresel tedarik zincirlerini çeşitlendirmek ve sağlamlaştırmak, AB’nin küreselleşmenin yeniden tanımlandığı günümüzde, kendi çıkarlarını koruması yönünde bir fırsat sunabilir.
Avrupa Birliği Sektörel Korumacılığa Yöneliyor
Açık stratejik özerklik, AB ticaret politikasının gözden geçirilmesi ve yeni sanayi stratejisinin güncellenmesi gibi çeşitli politika girişimlerinde vurgulanırken; bu yaklaşım, AB’nin kendi güvenliği için daha fazla sorumluluk üstlenmesi, kritik alanlarda tek taraflı bağımlılıkları azaltması ve kendi önceliklerini belirleme ve uygulama kapasitesini güçlendirme arzusunu hedefliyor. Bu kapsamda şu hedefler benimsenmiştir:
- Uluslararası düzlemde yaşanan gelişmeler ve hibrit tehditler, AB’nin iç güvenlik ve savunma kapasitelerinin genişletilmesi için fırsatlar sunuyor. Siyasi uyum, AB’ye diplomasi yoluyla daha fazla etki, savunma ve güvenlik konularında (örneğin deniz, hava sahası ve dış uzay etkisi ve siber güvenlik sağlamak için) ortak hareket etme yeteneği sağlayabilir.
- Gelecekteki küresel güçlerde yaşanan değişimler, AB’yi diğer önemli küresel oyunculara karşı net bir duruşa sahip olmaya zorluyor. Bu, AB’nin ABD-Çin rekabetine yönelik yaklaşımını ve ayrıca jeopolitik konumunun gelecekte dağılımı belirsiz olan diğer yükselen ve gelişmiş küresel güçlerle ilişkisini tanımlaması gerektiğini gösteriyor.
- Stratejik sektörlere yatırım yaparak dışa bağımlılıkların ve kırılganlıkların azaltılması, sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekleştirmek; sosyo-ekonomik dayanıklılığı güçlendirmek, temel hak ve değerleri korumak.

Bu yaklaşımlar bütünü, küreselleşme sürecinde yaşanan krizler ve kırılganlıklar karşısında daha güçlü ve kural koyabilen küresel bir AB modelini öngörüyor. Ancak başta dijitalleşme, uzay çalışmaları ve veri ekonomisi gibi alanlarda ABD ve Çin gibi ülkelerin arkasında kalan AB’nin, küresel pazar ve üretim alanına ihtiyacı olan geleneksel Avrupalı aktörlere daha fazla destek vermesi, küresel işbirliğini kısmen yeni kurallar ve stratejilere bağlaması, gelecek yıllarda stratejiyi çeşitli sınamalarla karşı karşıya bırakabilir.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı paylaşabilirsiniz.
